27 Mart 2019
  Ana Sayfa     Bahattin Çak     Mor Çiçek

 Mor Çiçek


MOR ÇİÇEK
                                                                                                                             bilmezdim
                                                                                                                             küf kokulu duvarlara
                                                                                                                             gözyaşlarını
                                                                                                                             yaşlanmış yüreğine
                                                                                                                             acılarını sığdırdığını
 
        Yağmurun oluşturduğu su birikintilerine basarak yürümek hoşuna gidiyordu. Minicik ayakları ıslanıyor, beyaz çoraplarına sıçrayan çamur lekelerini siliyordu. “Annem yine kızacak.” diye düşündü. Olsun kızsındı annesini çok seviyordu.  “Canım annem” dedi.  Gözlerimin içine bakan güneşim. Sessiz çığlıklarımı duyan annem. Seninle sensizliğim …
      Asfaltın iki yanında uzanan kırılmış, sökülmüş kaldırımlara baktı. Kaldırım taşlarının aralarından fışkıran ak çiçekler birbirlerine göz kırpıyordu. Koparmak istedi. Bir çiçeği koparmak… Hem de korkusuz ve öfkesiz beyaz çiçekleri… Üzüldü, küçücük yüreği burkuldu. Öfke, korku, kızgınlık, acıma, neler neler geçti aklından. Bir sürü olumsuz duygu. Bütün bunlar mıydı uykusuz kalmalarının nedeni? Bilemiyordu. Gece geç saatlerde gelen ve sabaha kadar annesiyle tartışan, hiç durmadan bağıran babasını düşündü, düşündü. “Onu da seviyorum” dedi. Ama annem! O gözlerimin içine bakıyor. Bütün bunları düşünürken ne kadar çok yürümüştü. Okulunun bahçesine geldiğini fark etti. 
       Nöbetçi öğretmen;
      -Çabuk yürüyün çocuklar…Herkes sınıfına girsin… Hadi Eylül, bak yine geç kalmışsın çabuk…
      -Tamam öğretmenim diyerek sınıfına girdi ve sırasına oturdu.   
       Öğretmen;
      -Günaydın çocuklar dedi.
       Hep birlikte;
      -Günaydın öğretmenim dediler.
     Türkçe ve Matematik dersleri çabucak bitmişti. Son ders Sosyal Bilgiler dersiydi. Öğretmen tahtaya konuyu yazdı.
      “Ailemiz, Aile İçi İletişim.”
       Sonra anlatmaya başladı;
     -Çocuklar sağlıklı toplum sağlıklı ailelerden oluşur …anne ile baba iyi iletişim kurarsa çocuklar çok mutlu olur… annelerimiz en önemli varlığımızdır… Babalarımızda öyle…
       Gözlerini açamıyordu.
       Öğretmen;
      -Eylül yine mi uykusuz kaldın? Dersi dikkatli dinlemelisin artık. Bu durumu ailenle konuşmamız lazım. Derste uyunur mu? Dedi.
     Küçücük gözleri dayanamıyordu. Başını önüne eğdi. Sosyal Bilgiler kitabındaki yazıların üzerindeki resimlere baktı. Düşleri görsel okuma yapıyordu. Gözünü açamıyordu. Sonra buğday tarlalarının içinde koşmaya başladı. Koşuyordu, hiç durmadan koşuyordu. Yemyeşil tarlalar içinden sonsuza gider gibi. Üzerinde masmavi gökyüzü gülümsüyor, önüne ak çiçekler seriyordu. Hiçbir şey engel olmuyor, o koşuyordu. İki kelebek gördü. Sarı benekli iki kelebek. Eliyle tuttu. Ellerinin sarısını yüzüne sürdü…
      “Eylül uyan artık.” diyen öğretmeninin sesini duydu. Gözlerini açtı.
Sosyal Bilgiler kitabındaki anne baba ve çocukların olduğu resme baktı baktı… Sonra yeniden koşmaya başladı. Uzakta annesi ile babası gülerek Eylül gel diyordu. Yemyeşil buğday tarlalarının tam ortasında. El ele tutuşmuşlardı, inanamadı…
      Öğretmeni;
      -Eylül yeter artık ders bitecek dinle…
       Gözlerini güçlükle açtı en iyi bildiği şeyi yaptı ve dinledi.
      -Bakın çocuklar; her yıl binlerce kadın şiddete uğruyor. Öldürülüyor, aileler parçalanıyor...kavgalar bitmiyor…çocuklar…
       Son ders zili çalmıştı, ağır adımlarla derslikten çıktı. Öbür arkadaşları evlerine gitmek için merdivenleri ikişer üçer koşarak iniyordu. Eylül korkuluklara tutunarak yavaş adımlarla aşağı indi. Okul bahçesine çıktığında hafif hafif yağmur yağdığını fark etti. Başını gökyüzüne kaldırdı. Kapkara bulutlar güneşin önünü tamamen kapatmıştı. Geldiği yoldan geri dönmeye başladı. Bu sefer su birikintilerine basmadan yürüyordu. Yolun karşı tarafına geçti. Ak çiçeklere göz kırptı. “Annem gibi.” dedi. “Tertemiz ve güzel”. Annesini mutlu edeceğini düşündü. Çiçeklere eğildi, yine eğildi. Avuçlarını sımsıkı kapattı ve yeniden ağır adımlarla yürümeye başladı.
   Evlerinin önüne vardığında, ayaklarının titrediğini hissetti. Artık yürüyemiyordu. Giriş kapısında ışıkları yanıp sönen bir ambulans duruyordu.  Sağa sola koşuşan adamlara baktı. Bağırmak istedi. Boğazı düğümlendi. Küçücük yüreğinde hiç duymadığı bir sızı hissetti. İnce ve derin. Yağmur hızlanmıştı. Gökyüzüne baktı. Damlalar gözyaşlarına karışınca, elleriyle gözlerini silmek istedi. Avuçlarını açtı. Yarı solmuş iki tane mor çiçek toprağa düştü. Yere baktı. İki kelebek ölüsü gördü. Elleri ve yüzü sarardı. Öylece bekledi. Kaç zaman geçti, ne oldu anlayamadan öylece bekledi. Sonra hiç tanımadığı bir adam elinden tuttu “yürü kızım” dedi. Yürüdü…  
      Sarı renkli bir arabaya bindiler. Uzaklaştıkça acı siren seslerini daha az duyuyordu. Gece olmalı, karanlık bir gece diyordu. Okuluna benzeyen büyük binanın önünde durdular. Bahçe kapısından içeri girdi. Hep önüne bakıyordu. Nereye gelmişti. Sadece çocukların olduğu bir yerdi burası. Önünde iki çocuk yürüyor, durup durup geriye bakıyorlardı. Bir şey olmalı, böyle bakılınca bir şey olmalı diye düşündü. Duvar önlerinde oynayan, mavi, sarı, gri formalı çocuklara baktı. Büyük temiz ve düzenli bir odaya girdiler. Sanki çok önceden kendisi için ayrılmış hüzün defterinin iki santimetrelik bölümüne yazılmak üzere; “adın ne” dediler. Duvara baktı. Bir nefeste ve çığlık atar gibi “adım Eylül” dedi. 
     Mayıstı ve mevsim bahardı, adı Eylül’dü. Bir daha gözlerinin içine bakan olmadı…
 
                                                                                                              Bahattin Çak
                                                                                                     Mayıs/2012



Ad-Soyad
E-Posta
Yorum
 
Güvenlik Kodu